Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu
Bugünkü köşeme bir haber ya da bir yorum değil; kendi atalarımızın yaşadığı gerçek bir insanlık hikâyesini taşıyorum.
Bu gerçek hikâye, büyük dedemizin torunlarından değerli kuzenim sanatçı Atila Oğultekin tarafından kaleme alındı. Aynı kökten gelen iki torun olarak; o yazdı, ben de bu emaneti köşeme taşıyorum.
Bu satırlarda yalnızca bir aile hatırası değil; savaşın karanlığında bile sönmeyen bir vicdanın ışığını okuyacaksınız. Çocuklara okutulması, gençlere anlatılması, herkesin üzerinde düşünmesi gereken bir insanlık dersidir bu. Çünkü tarih sadece meydanlarda değil; kapı arkasında bekleyen bir onurda, saklanan bir emanette de yazılır.
Bu emaneti, sorumluluk duygusuyla ve hiçbir kelimesine dokunmadan sizlere bırakıyorum…
EMANET ÇEYİZ SANDIĞI
Ay Aydınlıkta Bir Onur Hikâyesi.
Karamodollu Mehmet ve Ayşe Ninemizin Aziz Hatırasına…..
Bu sayfalarda okuyacağınız her satır, Balıklıova’nın tuzlu rüzgârında ve dedem Karamodollu Mehmet’in vakur duruşunda filizlenmiş gerçek bir yaşam öyküsüdür. Bu sadece bir aile anısı değil; savaşın dostu dosta düşman ettiği bir çağda, insan kalabilmenin, komşunun namusunu kendi canından aziz bilmenin destanıdır.
Annemin anlatırken gözlerinin dolduğu o “gizemli kiler”, aslında bizim ailemizin vicdan kapısıydı. O kilitli kapının ardında sadece un ve yağ değil, bir dostun sarsılmaz güveni saklanmıştı. Bu kitapçık, bizlere miras kalan o “ahlı mal yememe” erdemini gelecek kuşaklara bir pusula olarak bırakmak için kaleme alınmıştır.
Bu bir kurgu değil, Balıklıova’nın tuzlu rüzgârında ve Karamodollu Mehmet’in dürüstlüğünde hayat bulmuş gerçek bir destandır. Bu kitapçık, bir torunun dedesine, ninesine ve sönmeyen bir insanlık onuruna teşekkürüdür.
Eşiğin İki Yanı (1922)
1922 yılının Eylül başı, Balıklıova’da zaman donmuş gibiydi. Köylülerin deyimiyle gökyüzünde *”Ay Aydınlık”*tı; ama yeryüzü zifiri bir korkuyla kaplıydı. Karamodollu Mehmet, üç katlı evinin kapı arkasında sırtını duvara yaslamış, elinde sıkıca tuttuğu tüfeğiyle bekliyordu. 9 Eylül yaklaşmakta ve Rum çetelerinin baskınları, köylerin sükunetini çoktan bozmuştu.
Kapı üç kez vuruldu. Mehmet nefesini tuttu. Dışarıdan gelen ses, çocukluk arkadaşı Dimitri’nindi. Mehmet kapıyı açmadı. Savaş, kırk yıllık dostun arasına şüpheyi sokmuştu. Dimitri kapının ardındaki Mehmet’e seslendi:
“Karamodollu… Kapının arkasında olduğunu biliyorum. Sen de haklısın, devir kötü. Ben gidiyorum Mehmet. Geriye kalan her şeyim anamın ak sütü gibi sana helal olsun. Ama bir ricam var… Kızımın çeyiz sandığına sahip çık.Onu sakla, başkasına yar etme,sen almazsan köylü yarın gittiğimi anlayınca her şeyimizi talan edecek.!”
Mehmet tek kelime etmedi ama gözlerinden süzülen yaşlar tüfeğinin ahşap kundağına düştü. Dimitri gidiyordu; ardında bir ev, bir sürü hayvan ve en ağırını, bir baba emanetini bırakarak: Kızının çeyiz sandığı… O gece Balıklıova kıyısında bir kayık Sakız’a doğru uzaklaşırken, deniz bir can daha veriyordu dünyaya. Alex, vatanından ayrılan bir mülteci olarak doğuyordu; ama yirmi yıl sonra o kıyıya bir kurtarıcı gibi değil, bir evlat gibi döneceğinden habersizdi…”
Ayak sesleri uzaklaştı. Mehmet deniz penceresine koştu. Mehtabın altında süzülen küçük bir teknenin uzağa gidişini izledi. Dimitri’nin hamile karısı teknedeydi ve o anda denizin ortasında Alex dünyaya gözlerini açıyordu. Mehmet o gece pencerede ağladı: “Ah şu savaş! Dostu dosta kapı arkasından baktıran savaş!”
Ayşe Nine ve Yasak Mabet
Mehmet karısı Ayşe:”Ayşe kalk sabah olmadan şu çeyiz sandığını alıp gelelim.”. Herkes eşya kapışırken Mehmet, sadece o ağır oymalı sandığı sırtlayıp “Ahlı mal kimseye yar olmaz” diyerek evine dönmüştü.
Evin altında, üç basamakla inilen serin ve toprak kokulu bir kiler vardı. Burası Ayşe Nine’nin kalesiydi. Un, yağ, pekmez küpleri dev taşlarla mühürlenirdi. Ayşe Nine çocuklara (annem ve kardeşlerine) burayı yasaklamıştı: “Burası rızık odasıdır, çocuklar girerse fareye kapı açılır, mühür bozulur!” derdi. Aslında sakladığı sadece rızık değildi; o kilerde küplerin ve ağır taşların en arkasında Dimitri’nin namusu, yani çeyiz sandığı bekliyordu. 20 yıl boyunca o sandık, zamanın tozundan ve savaşın kirinden o taşların altında korundu.
Dağların Acı Kökü (1942)
20 yıl sonra, 2. Dünya Savaşı’nın karanlığında üç gölge Gerence sahilinden karaya çıktı. Alex ve arkadaşları, gemilerinden denize atlayıp Balıklıova dağlarına sığınmışlardı. Üç gün boyunca aç ve susuz kaldılar. Alex, elleriyle toprağı kazıp bitki köklerini sökerek yediklerini anlatırdı: “O acı köklerin topraklı tadı, bize hayatta olduğumuzu hatırlatıyordu.”
Mehmet Dede kahvede otururken haber geldi: “Seni üç Yunan askeri arar!” Mehmet ayağa kalktı. Karşısında perişan haldeki Alex’i görünce, 20 yıllık bekleyişin huzuruyla gülümsedi. Alex; “Babam dedi ki; Mehmet sana sahip çıkar,” deyince Mehmet Dede’nin gözleri doldu.
Mührün Bozulması
Mehmet Dede, gençleri kışın dondurucu soğuğundan alıp evine getirdi. Ayşe Nine kilerin anahtarını çıkardı. O gizemli üç basamaktan aşağı indiler. Mehmet Dede, küplerin üzerindeki o dev taşları her iki eliyle kavrayıp kenara çekti. Taşın sürtünme sesi kilerde yankılandı.
“20 yıl oldu Alex. Baban giderken ay aydınlıktı, bugün de ay aydınlık. Al babanın emanetini, ablanın çeyizini…”
Alex sandığı açtığında ablasının dantellerini kokladı. O gece sofrada sıcak ekmeğin tadı, dağların acı kökünü silip süpürdü. Mehmet Dede, Alex ve arkadaşlarını doyurdu, sakladı ve savaş bitiminde Yunan Konsolosluğuna güvenle teslim etti.
Bir Torunun Notu
Dedem Karamodollu Mehmet derdi ki: “Ahlı mal kimseye yar olmaz.” O sadece bir sandığı değil, bir insanın diğerine olan sarsılmaz güvenini sakladı. Bu hikâye, Balıklıova’nın denizinde parlayan ay ışığı kadar saf ve gerçektir.
SON SÖZ: “Mühürlenen Vicdan”
Yıllar sonra Alex ve arkadaşlarını uğurlarken dedemin içini kaplayan huzur, aslında bir borcun ödenmesinden ziyade, insanlığın galip gelmesinin verdiği sükûnetti. Bugün Balıklıova’ya baktığımızda denizde parlayan her yakamozda, o “Ay Aydınlık” gecenin izlerini görüyoruz.
Bizler, küplerin üzerindeki ağır taşlarla sadece fareleri değil, haramı da evinden uzak tutan bir neslin torunlarıyız. Karamodollu Mehmet’in bıraktığı en büyük miras o sandık değil; “Emanet, sahibine ulaştığında dünya güzelleşir” inancıdır. Bu inanç, bizim en kıymetli hazinemizdir.
Saygıyla…..ışıklar yoldaşınız olsun…..
Torununuz
Atila OĞULTEKİN
Ankara, 17/02/2026
Biz bu hikâyeyi sadece okumuyoruz; çocuklarımızın kalbine bırakıyoruz.
Ay yine aydınlık… Yeter ki vicdanlarımız kararmasın.