Belki de bu yazı, sanata uzak duranlara dair bir serzenişten değil; onlarla paylaşılamayan bir ortak dilin eksikliğinden doğdu. Çünkü sanat, yalnızca sevenlerin omuzlarında taşınacak bir alan değil; bir toplumun kendini anlama ve anlatma biçimi. Ve bu biçim, uzun zamandır herkesin hayatına aynı yakınlıkta dokunamıyor.
Bu ülkede sanat, çok daha önce gündelik hayatın doğal bir parçası olabilirdi. Evlerde konuşulan, sofralarda adı geçen, çocukların merakına, yaşlıların hatıralarına karışan bir ihtiyaç hâline gelebilirdi. Oysa çoğu zaman sanattan söz edildiğinde, iyi niyetli bir mesafe hissediliyor; “Şimdi başka şeyler var, şimdi sırası değil” duygusu, sanatı beklemeye alıyor. Halbuki sanat, tam da hayat ağırlaştığında insana eşlik eden, yükü biraz olsun hafifleten bir ses.
Sanat bilinci yeterince ortaklaşamadığı için bugün hâlâ onu anlatmaya, hatırlatmaya ve paylaşmaya ihtiyaç duyuyoruz. Bu satırlar da kimseyi ikna etmek ya da bir yere çekmek için değil; sanatı duvara asılan bir tablodan ibaret görmeden, hayatın içine biraz daha yaklaştırabilme arzusuyla yazıldı. Belki de bu yazı, kaybolan bir şeyi değil; birlikte yeniden hatırlayabileceğimiz bir değeri işaret etmek için…
Sanata mesafemiz çoğu zaman bilinçli bir ret etme değil, alışkanlıklarımızdan besleniyor. Günlük hayatın hızına kapıldıkça, bize hemen bir karşılık vermeyen her şeyi geriye itiyoruz. Sanat ise aceleye gelmeyen bir alan; durmayı, bakmayı, düşünmeyi ister. Belki de bu yüzden onu çoğu zaman “sonra”ya bırakıyoruz. Oysa sanat, hayatın temposuna uyum sağlamak için değil; bizi o temponun dışına çıkarabilmek için var.
Bir resmin önünde durmak, bir metni sindirerek okumak ya da bir melodinin içinde oyalanmak; bugün bazen lüks gibi algılanabiliyor. Çünkü fayda, hız ve sonuç odaklı bir dil kurduk kendimize. Sanat bu dilin içine kolayca sığmıyor; ama sığmadığı için değersizleşmiyor. Tam tersine, en çok orada anlam kazanıyor. Sanat, ölçülemediği için gereksiz değil; ölçülemediği için insani.
Belki de mesele, sanatı anlamamak değil; ona yeterince alan açamamak. Çocuklara önce “işe yarayanı”, sonra “güzel olanı” öğretmeye çalışıyoruz. Oysa güzelliği tanımayan bir zihin, hayatın anlamını da eksik kuruyor. Sanat, erken yaşta temas edildiğinde bir yetenek meselesi olmaktan çıkar; bir bakış biçimine dönüşür. Ve bu bakış, insanı daha dikkatli, daha duyarlı, daha sabırlı kılar.
Bugün sanat konuşulduğunda oluşan mesafe, biraz da bu temasın geç kurulmuş olmasından kaynaklanıyor. Sanatı uzakta bıraktıkça, onun bize söyleyeceklerini de duyamıyoruz. Halbuki sanat, bize cevap vermek için değil; doğru soruları sordurmak için vardır. Ve belki de en çok buna ihtiyacımız olan bir zamandayız.
Sanatın bize ulaşamayan yanları, çoğu zaman bizim ona yeterince yaklaşmamış olmamızdan kaynaklanıyor. Hayatın telaşı içinde durmayı, dinlemeyi ve sadece hissetmeyi unuttuk. Oysa sanat, bir tablonun ya da melodinin ötesinde; bizi kendimize bağlayan, küçük anları anlamlı kılan bir aynadır.
Çocukken bir renk, bir ritim ya da bir hikâye bizi büyülerdi. Yetişkinliğe geldiğimizde çoğu şeyi “önemli” ve “gerekli” sınıflarına ayırdık; sanat çoğu zaman bu listelerin dışında kaldı. Oysa onun asıl görevi, listeyi yazan zihni biraz yavaşlatmak, bir nefes kadar yakın olmak ve görünmeyeni görünür kılmaktır.
Sanat, yalnızca duvarlarda asılı tablolar ya da dinlenen melodiler değildir; hayatın kendisine açılan bir kapıdır. Ona yaklaştığımızda, küçük anları daha derin hisseder, sıradan gündelikleri olağanüstü kılabiliriz. Duygularımızın farkına varır, başkalarının dünyasına daha nazikçe bakabiliriz.
Belki de tek yapmamız gereken, ona biraz zaman ayırmak, biraz durmak ve sadece izlemektir. Sanat konuşulduğunda, tartışıldığında, paylaşıldığında hayat daha renkli, daha anlamlı ve biraz daha hafif olur. Ve işte tam o noktada, sanat bize hatırlatır: Görmek, hissetmek ve paylaşmak kadar doğal bir şey yoktur. Belki de bu yüzden, hayatın tam ortasında durması gereken sanat, biz farkında olalım ya da olmayalım hâlâ oradadır; sadece bize dokunmamızı bekler.
Ve son olarak, ünlü Rus asıllı ressam Marc Chagall’ın sözleriyle hatırlayalım:
“Sanat, insanın ruhuna dokunmadığı sürece hiçbir anlam taşımaz.”